Kahveye gitti. Çay içti. Gazete sayfaLarını çevirip, yaLan yanLış haberLere göz gezdirdi. Bir sürü yaLakaLık, riyakârLık, para için yaratıLmışLık, satıLmışLık, geçim sıkıntısı çeken fakirim insanLarı kahreden, karamsarLığa iten bir sürü patavatsızLık, ciddiyetten uzak LakaytLık… SıkıLdı, çıktı. Sözde hem içkiyi hem de sigarayı bırakacak, kendisine yeni bir düzen kuracak, nikotinsiz, aLkoLsüz temiz bir kanLa yaşamanın tadına varacak, hem ciğerLerine, hem de beynine bayram yaptıracak, bundan sonraki hayatını böyLe yaşayacaktı. Hadi bakaLım, koLaysa! Acı acı güLümsedi, uzun uzun üfLedi; "ne zor bi dünya!" dedi. Acaba dünya mı zor, dünyayı zora sokanLar mı; biLsen ne oLacak, biLmesen ne, eLinden bişey geLmedikten sonra! BöyLe üfLer püfLersin, beynim neden çaLışıyor da ben bunLarı neden düşünüyorum, bazı şeyLeri neden biLiyorum diye kendi kendini yersin. Birde kendi kendine dersin; acaba dersin, hiç okumamış biri oLsam, beynimi geLiştirmemiş oLsam, cahiL oLsam, akLımı içgüdüLerimden başkasına çaLıştırmamış oLsam, kim şeytanLık peşinde, kim ikiyüzLüLük içinde, kim çıkarcı, menfaatçi, kim boyun eğen, eziLen, büzüLen, biLmesem; biLmeyen biri oLsam, dağ başında keçi güden biri oLsam, sığırtmaç oLsam, çoban oLsam; birçok şeyi biLmediğim için mutLu oLsam, acaba doğrusu bu mu? Bu garipLiği biLmesi, acı acı güLümsemesi bundandı Şefik Ertem’in. Yani, "güLeriz ağLanacak haLimize" gibi... "Acaba ne yapsam, ne yapsam?.." diyordu kendi içinden. Kararsız bir haLdeydi. "Acaba eve mi gitsem?" Ama daha erken… Saat 21, yani akşamın dokuzu. Dokuz erken… On oLsa, on bir oLsa… Bugün Cumartesi, yarın Pazar. Pazar onun tatiL günü, yani boş günü. Yani bu gece Şefik Ertem’in içki içme, aLkoLLe kirLenme gecesiydi. Ama daha erken… Kahveden çıktı. Sigara dumanından, gürüLtü, patırtı, boş LafLar, anLamsız kahkahaLardan, insanLarın çaresiz uyuşmuşLuğundan, (neden çaresizLerse?) uyutuLmuşLuğundan kurtuLmuştu. Bu bir kurtuLuşsa tabii? Gene de oLsun… Bir sigara yakıp avaL avaL yoLa doğru yürüdü. Direğin yüksek tepesindeki Lamba yanıyor, yoL aydınLıktı. Işığın aLtına geLince durdu. Önü cadde, caddenin aşağısı istasyon caddesi, Şeytan durağı; yukarısı çam kent LokaLi. Aşağı mı gitse, sersem sersem yürüse, biraz gezse; yoksa yukarı mı gitse?.. Eve gitse daha erken… İçki içinse çok erken! En iyisi aşağı doğru gitmek, Şeytan durağından dönüp yukarı doğru yürümek, bir aşağı, bir yukarı; biraz öteye, biraz öteden dön beriyi gezmek, vakit öLdürmek, saati on etmek, on bir etmek, sonra bir ufak aLıp eve gitmek. Direğin dibinde dikiLiyor, tam böyLe düşünüyordu ki komşu Seyfi’nin güLen yüzünü gördü, konuşan sesini işitti. O da, öteki kahveden çıkmış beriye doğru geLiyordu. "Şefik abi vazgeç" dedi ona. Şefik, zaten vazgeçmek için bahane arıyor, zaten kararsız Kasım ya; ne yapsa, ne etse biLemiyor, hemen vazgeçti düşüncesinde. Koca koca ampuLLer bütün cadde ve sokakLarı apaydınLık ediyor, ince ince de yağmur çiseLiyordu serin gökten. 2008 yıLıydı ve bir Şubat sonu gecesiydi bu gece. ÇiseLeyen gecenin ayazı da inceden inceden hissediLiyordu. "GeLdim…" dedi genç Seyfi’ye, "ne oLdu? Çay, sigara içtim. Bir sürü abuk subuk söz dinLedim. GazeteLere göz gezdirdim. Duman var, gürüLtü var, akıL yok, mantık yok, idrak yok, herkesin bi sürü derdi var, sıkıntısı var ama tepki hiç yok; içerde oksijen yok, bi kere hava yok; beyinLer uyuşuk, yani yaşamın esamisi yok! Sigara içmesen ne oLacak, içki içmesen ne oLacak? İnsana umut veren bişey yok! Ben de çıktım. Bir küçük rakı aLırım, bir öküzgözü şarap aLırım, ya da üç tane bira aLırım; içerim, içer uyuşurum, hiç bişeyi dert etmez, yatar uyurum dedim. Ama daha erken… Huyumu köpekLer yesin çabuk çabuk içiyorum, çabuk uyuşup bu dünyayı çabuk terk ediyorum, daha erken! Evde karım var, çocukLar var, benim bir hayatım varsa onLarın da kendi hayatLarı var. TeLevizyon açarLar, diziLere bakarLar. Ne güzeL, içmeden uyuşurLar. Anası kızıp bağırırsa (kendi dizisini seyredemediği için) ders çaLışırLar. Daha erken…""Vazgeç geL…" dedi Seyfi, "LokaLe gideLim. İkişer bardak şarap içeLim." "Bu gece benim de içki gecem ama daha erken" dedi Şefik, "bence erken…""Geçen gece üç bardak içtim, ayakLarım yerden kesiLdi, eve zor gittim. Yemin bak. Bardağını iki buçuğa veriyor ama müthiş bişey…"Genç komşu, Şefik Ertem’in akLını çeLmişti. Zaten akLında o var ya daha erken diyor, biraz vakit geçsin, gece iLerLesin istiyordu. İyi dedi, Seyfi’nin peşinden yürüyüp yukarı doğru gitti. Konuşa konuşa LokaLin oraya gittiLer. İşLetmeci arkadaşıydı. Genç komşunun da arkadaşıymış. Gidince kapı önünde onu gördüLer, hoş beş ettiLer. Meşhur yapma şarabından içmeye geLdikLerini söyLediLer. LokaLci yüzünü şöyLe bir hoş etti, üzgün oLduğunu ifade etti. Bu gece kapaLıymış."Neden?" dediLer."Bir sevdiğimiz kimsenin kızı var, bu gece onun düğünü var" dedi LokaLci. "Ne güzeL…" dedi Şefik, güLümsedi. "bundan daha güzeL ne oLabiLir? Kimin düğünü?" deyince LokaLci; "BiLirsin Şefo!" dedi Şefik Ertem’e, "bi SüLo vardı, traktörüyLe cam kırığı çekerdi…"
"Haaa… BiLdim" dedi Şefik, "ne güzeL… Hayat var, yaşanıyor be Tekir! Yaşadığımız bi hayat var, beğensek de, beğenmesek de… Hayatın da gerçekLeri var tabi." "BiLiyorum…" dedi Tekir. Tekirin adı Hasan’dı. Hasan, TekirdağLıydı. Tekirdağ’ın Şarköy’ü, Mürefte’si vardı. OraLarın üzüm bağLarı, bağLarda etLi suLu saLkımLarı, şaraphaneLeri, karanLık ve nemLi mahzenLeri, mahzenLerde yıLLanmış kırmızı beyaz şarapLarı vardı. İçmesini biLene şarap kan yapar. Hasan, kendisi TekirdağLı oLduğu için Lakabı tekirdi. KırkLareLi Endüstri mezunu birisiydi. İşçi emekLisiydi. On bir yıL okumuş tornacı oLmuş, yirmi beş yıL çaLışmış emekLi oLmuş, rahata, huzura kavuşamamış, onun da haLa geLecek korkusu vardı. ÇocukLara ne oLacak, onLar ne yapacak, bu kahpe dünyada bu reziL hayatı nasıL yaşayacak? LokaL çaLıştırıyor, bu yaştan sonra rakı, şarap, bira satıyor, aLkoLde medet arıyor, haLa geLecek endişesiyLe yaşıyordu. Var mı öyLe emekLi oLup yan geLip yatmak? Türkiye, emekLi cenneti mi, yan geLip yatma yeri mi? Çocuk doğurtup yaşatmak, besLeyip doyurmak, suLayıp kandırmak, Lisede ya da üniversitede okutmak koLay mı? ÇokbiLmiş birisi desin dursun; üç çocuk doğurtun, dört çocuk doğurtun, çok çocuk… Her çocuk rızkıyLa doğar, nah doğar! Yok… Parasız bişey yok, su biLe yok. MemLekette iş yok, iş yoksa aş yok, aş yoksa yaşam yok; kim ne diyor, ne söyLüyor? YıLLarca çaLışmış, emekLiye ayrıLmış birisi biLe kasketini başına geçirip oh be diyemiyorsa, bırak bir sahiL kentini dönüp köyüne biLe gidemiyorsa, haLa geLecek korkusu çekiyorsa kim mutLu, kim huzurLu? KapitaLizm denen çanağın, içi bokLu, kurtLu, pis kokuLu ki bundan sonrakiLer ne yapsın? Tekir, yani Hasan dedi ya; işte böyLe, çok üzgünüm bu gece böyLe, düğünümüz var, kapaLıyız diye, "Eeee?.." dedi Şefik Seyfi’ye. "O zaman?" "Abi…" dedi Seyfi de, "Hasan abiden şarap aLaLım, bakkaLdan fındık fıstık aLaLım, üç beş eLma aLaLım, benim arabayı aLaLım. Kenar bi yere gideriz, bi kuytuya çekeriz, müzik dinLer sohbet ederiz. DertLeşiriz." "İyi…" dedi Şefik, "iyi de… MemLekette terör var! MinibüsLere gübre yükLeyip insanLarın kaLaba oLduğu yerLerde patLatanLar var! Senin minibüsün var, yani minibüs için şüpheLi bi durum var. Kenar bir yerde dursak poLis geLir. PoLis geLirse bizi sorguya çeker. Keyif yapacağız, dertten, kasavetten kurtuLacağız ya, bizi rahatsız eder, huzursuz eder." "Abi… O zaman…" dedi genç komşu Seyfi, "bize gideriz. Hanım çocukLarı aLıp öbür odaya gider. SeyrettikLeri bi dizi varsa orada seyrederLer." Şefik: Bana ters dedi içinden, karakterime ters, kişiLiğime ters, hayat anLayışıma ters. Bir başkasının evinde içki içmek, çocukLarın yanında içmek, ya da onLarı öteLemek… AsLında komşu genci de kırmak istemiyordu. AnLıyordu ki bazı sıkıntıLarı var, birisiyLe konuşup sıkıntıLarını payLaşmak istiyor, yani içine attıkLarını, bir derdi var ki, derdini sevdiği, güvendiği birisine anLatmak, rahatLamak istiyordu. Bunu anLıyor, ona yoLdaş oLmak, dert ortağı oLmak istiyor; asıL meseLe bu, AsLında Şefik Ertem de bu, zayıf yanı da bu, yani insancıL oLması. İnsancıL oLmak zayıfLık mıdır ama maaLesef böyLe bir zaman, böyLe bir düzen, iyiLik yap kötüLük buL, ne yazık!.. Sana taş atana çiçek mi atsan, ona sen de mi taş atsan, ne yapsan? Sana sırrını anLatanın kuyusunu mu kazsan, sırrını sakLayıp ona sırdaş mı oLsan ne yapsan? İyi mi kaLsan, kötüLere uyup kötü mü oLsan, ne yapsan? "İyi…" dedi Seyfi’ye, "aLaLım gideLim. Kenar bir yere gideriz, radyo açar türkü dinLeriz, konuşur sohbet ederiz, derdi oLan söyLer, dost oLan dinLer, kırmızı şaraptan içer güzeL bir muhabbet süreriz. İyi… Tamam Tekir…" dedi eski arkadaşı LokaLciye. Tekir onun iş arkadaşıydı. İşçi sınıfı adına mücadeLe arkadaşı… Birçok şeyi birLikte yaşamışLardı. EyLemLer, grevLer, mücadeLeLer… "Vur vur inLesin, şişe cam dinLesin!" Ne vurduLar inLedi, ne de şişe cam onLarı dinLedi! OnLar seçkin, güçLü kişiLerdi. ParayLa dünyaya hükmedenLerdi. OnLarın pLan ve projeLeri vardı. StratejiLeri vardı. OnLarın bir hedefi vardı ve sapmadan o hedefe doğru gidiyorLardı. "Vur vur inLesin" boştu, onLar bu süreci çok önceLeri yaşamış, biLiyordu, onLar örgütLüydü, örgütLeri güçLüydü. OnLar pLanLı, programLıydı ve bu boş LafLarı duymuyorLardı. Hiç duymadıLar. DuysaLar biLe duymazdan geLdiLer, aLdırmadıLar. OnLar aLdırmadı, emekçiLer bunu anLamadı. AnLayana sivrisinek saz demiş ataLarımız ama ataLarımız da yok sayıLdı. Çünkü dünyada hüküm süren göz bağcı kapitaLizm vardı. Sonra yıLLar geçti, yıLLar bugünLere gebeydi ve doğum oLdu, çocuk doğdu. Çocuk nasıL oLur onLar bunu çok iyi biLiyordu. ProgramLı iLişki oLdu ve çocuk doğdu. Doğan çocuk bugünün çocuğuydu ve o orospu çocuğuydu. Adı miLenyumdu. GLobaL bir dünya, yani topyekûn sömürü… Şimdi bu güzeLim üLkemizde bu çocuğu büyütüyorLar. ÇocukLar geLeceğin garantisiymiş! Bugünü kimLer yazdı, geLeceği kim yazıyor? BeyinLeri kim programLıyor? GeLeceğimizi yazanLarın, beynimizi kuranLarın kim farkına varıyor? Varsak mı acaba, duysak, duymasak mı, yürüsek varsak mı derken bir yerLere vardık. ELLisine merdiven dayadık, bugünLere vardık. Dün vardık. Daha dünken bugünLere bakar yarın sanırdık. YarınLarda umut arardık. Sonra yarına vardık. Dünkü yarın; umduğumuz, umut ettiğimiz bugündü. Bugün geLdi, ne oLdu? Umudumuz iyice soLdu. Çünkü bugün de bir çıkmaz yoLdu. Dünü arar oLduk, yarından umutsuz oLduk. Çünkü doğduk, büyüdük, yaşadık, gördük ki yarınLarda da umut yoktu. Bir insan bugün mutsuzsa, geLecekten de umutsuzsa ne oLacak? Hayata dört eLLe değiL de iki eLLe nasıL sarıLacak? İki buçukLuk koLa şişsine doLdurmuşLar yapma şarap kan kırmızısıydı. FıstıkLar tuzLu, mısırLar çıtır çıtır, üç tane de eLma aLmışLar onLar da sert ve suLuydu. Japon marka minibüsü mahaLLenin kenar bir yerine çektiLer. Cadde kenar bir yerde, minibüs caddenin kenar bir yerinde ve geceydi. GeLip geçen pek kimse yoktu. YoL ne karanLık, ne aydınLık, seyrek sıraLanmış beton direkLerde ışıLayan cıva buharLı ampuLLer vardı. Yani durdukLarı yer aLaca karanLıktı. CamLarı araLadıLar, tavan Lambasını açtıLar, birer tane sigara yaktıLar. Şarabın rengi şahane, tadı şahane, bardakLar boşaLdıkça doLdurup doLdurup içtiLer. Şarap içtiLer, sigara üstüne sigara içtiLer, kafaLar dumanLanıp keyifLer gıcır oLunca birbiriyLe konuşma yarışına giriştiLer. İçki işte böyLe bişey, şişede durduğu gibi durmaz demişLer ya gerçekten de öyLeydi. İnsan düşünür bazen, içki neden içiLir diye? İçkinin iyi yanLarı vardır eLbet. Tabii adam gibi içene, içmesini biLene… Bir kere kan suLanırmış, pıhtıLaşmazmış, damarLarda rahat doLaşırmış, kaLp krizini azaLtırmış. SinirLer yatışırmış. Yani düşünceLerin dağıLır, rahatLarmışsın. Bir derin düşüncenin içine düşmek, bok doLu bir çukura düşmekmiş nenesinin dediğine göre. Düşüne düşüne boktan düşünceLere beynini kemirtmek, beynin kemiriLdikçe zayıf düşmek… İnsan içince kafatasının arka tarafındaki uyuşukLuk geçermiş. Bir düşünce çıkmazından kurtuLmak bazen çok koLaydır içki içince. İçince insan bütün dertLerini unuturmuş! Acaba? Acaba unutur mu? İşte bu, insanLarın biyoLojik yapıLarına, psikoLojik yapıLarına göre değişikLik gösterebiLiyordu. Kimisi içer gevşer, yatar uyur, dünyayı unutur. Kimisiyse sertLeşir, kemikLeşir, deLirir, kudurur. Kırar, yıkar, döker. ELinin öLçüsünü biLmez, ağzından çıkanı kuLağı duymaz, ne haLden, ne Laftan hiç anLamaz. Yani fiziğin ne, kimyan ne, beyninin geLişmişLik düzeyi ne? Sen neysen içki de odur derdi nenesi. Ciğerin neyse, yüreğin neyse, karakterin, kişiLiğin, aLt benLiğinde var oLan neyse o da o. Az içersen, kararında kesersen iyi; çok içersen beLLi değiL karakterinde mi değişir, başka bişeyin de mi o zaman hiç beLLi değiL. Şuur aLtındakiLer vardır farkına varmadığın. Kendine sakLadıkLarın, gizLerin, gizemLerin, bazı sırLarın vardır. Kendine özeLLerin vardır. Bu neye benzer, böyLe bir hayat; bir suç işLeyip kaçmak, yakaLanmamak için hep kaçmak, köşe bucak sakLanmak, kaçarak yaşamak. Kaçak yaşamak, korkarak yaşamak zordur. SırLarLa, gizLer, gizemLerLe yaşamak da zordur. Göm derdini içine, kimseLere söyLeme; o da iş değiL. DertLe yatmak, dertLe kaLkmak… DertLe uyumak yıLanLa koyun koyuna uyumak gibidir derdi nenesi. DertLe yatmak yıLanLa yatmaktır ki yıLanLa yatmayı kim ister? YıLanLa konuşmayı kim ister? OnLar da istemezdi herhaLde ki, bu yüzden arabayı bir kenara çektiLer, şarap içtiLer, sigara içtiLer, fındık fıstık yediLer, eLma kemirdiLer, müzik dinLediLer ama ne radyodan çıkanLarı, ne dışarıdaki havLamaLarı, miyavLamaLarı duymadıLar. KonuştuLar, sohbet ettiLer, dertLeştiLer, geneLLere, özeLLere girdiLer, gizLere, gizemLere, sırLara… Kocasından dayak yiyen kadın için üzüLdüLer. Karısı tarafından boynuzLanan adama daha çok üzüLdüLer. EvLiLikLer vardı, mutLuLukLar, mutsuzLukLar ve ayrıLıkLar. Ve çocukLar vardı. Anası babası oLan çocukLar, anası babası ayrı çocukLar… Okuyan çocukLar, aç gezen çocukLar, marka giyinenLer, çorabı deLikLer, zengin, fakir… AnasıyLa babası kavga edenLer, sevişip öpüşenLer, dayak yiyen, küfür işiten, hoşgörüyLe yetişen… Dün neydi, bugün ne oLduğunu biLmeyen kendini beğenmiş cahiLLere hem kızdıLar, hem üzüLdüLer. Çünkü hayat çok zordu ve bazı zorLukLar insan boyunu geçiyordu. Uzansan biLe eremezsin. Sıçrasan, zıpLasan biLe nafiLe…
Çağın icadı cep teLefonunun ziLi çaLdığı zaman gece yarısını geçiyordu. "Burdayız" diyordu Seyfi teLefonun öbür tarafındakine. "Anafarta caddesinde… Şu bizim mahaLLe, iki bLok ötede. Yeni cadde var ya, geniş, geniş… Haa… Evet, evet… Tamam işte…" Seyfi konuşurken biraz da kekeLiyordu. Sarhoş mu oLmuştu, yoksa eşinden mi korkmuştu biLinmez, çünkü "bir arkadaş yüzünden, bir aiLe dostu yüzünde karıyLa papaz oLduk" demişti sohbetin bir yerinde. "Kendi derdimiz bize yetmez gibi… Ayda üç kere toptancı geLir, parayı denkLersin denkLemezsin, şöyLe der, böyLe eder onu gönderirsin. Üst baş ister, yemek içmek ister, kızLa oğLan yürümezLer okuLa servisLe gitmek ister, dokuz yaşındaki cep teLefonu, on bir yaşındaki biLgisayar ister. Yetmedi, dershane ister, sinema ister, gezmek, tozmak ister. Ay sonunu bekLemez kredi kartı borcu geLir. İster öde, ister ödeme, tatLı canın biLir! Babam başka teLden, kaynanam ayrı, anam ayrı, karımsa bam teLinden çaLar; teL sesLerinden kuLakLarım çınLar. Bir de arkadaşım! Daha beş ay önce ek kartını teyzesinin kocasına vermiş. Bir kadın kocasının kartını eLin adamına ne için verirse? Bu bir insanLık mı, enayiLik mi, yoksa başka anti kunti bi iş mi? Dört ay hapis yattı. Çocuk onu kurtarmak için on üç, on beş miLyar harcadı. İyi mi? İyi tabii… Neden harcamasın ki? Hayat müşterek ya! EvLenirken ne diyor insanLar? İyi günde, kötü günde… GençLikte ve ihtiyarLıkta, sağLıkta ve hastaLıkta, her yerde ve her zaman, birbirimize yoLdaş, arkadaş, eş oLacağımıza… Birbirimizi koruyacağımıza ve hiç aLdatmayacağımıza… Nah! Hepsi yaLan, hepsi hikâye insanLıktan bihaber kimseLere. Dört ay hapis yattı kocasından habersiz harcadığı ve ödemediği kredi kartı borcu yüzünden. DoLandırıcıLık suçu… Çocuk bi sürü koşturdu, bi sürü para harcadı onu kurtardı. İyi mi? Doğru oLan bu değiL mi? Ama değiLmiş abi! Kadın dost değiLmiş. Arkadaş, yoLdaş, bi kere eş hiç değiLmiş! Ak geLinLik giydiği zaman ettiği yeminLer yaLan, verdiği sözLer gerçek değiLmiş. O, bizim biLdiğimiz gibi birisi değiLmiş. Meğer bizimki akşam oLunca yıLanLa yatar, sabah oLunca yıLanLa kaLkarmış. Çocuk onu hapisten kurtarmaya çaLışırken o, sevgiLisiyLe sarmaş doLaşmış. Sonra ne oLdu abi? Sonra oLan oLdu, kıyamet koptu. Karıyı dövmüş bir gece o kart oLayı yüzünden. PoLis duymuş, savcı duymuş sağır suLtan duymuş. Hakim uyarı cezası vermiş o zaman. Ardından bir de bu boynuzLanma vakası çıkınca çocuğun dünyası kararmış. İki de çocukLarı var iyi mi? Yuh be! Yazık be, günah be! ÇocukLara oLur zaten oLan. Anayın apış arası kızışır, babayın canı sıkıLır, çocukLarın suçu, günahı ne uLan? Sabaha kadar dinLenip dinLenip dövmüş karıyı. Dövmüş, vurmuş, sövmüş, kaLdırıp yere çaLmış, savurup duvara çarpmış. Ağzı burnu kan içinde, yüzü gözü şiş, bir de başı çatLamış. AyıkLa bakaLım pirincin taşını. ALdı onu hastane hastane taşıdı. FiLm, röntgen, e.k.g, m.r. çektirdi, her neyse, tedavi ettirdi, iyiLeştirdi. Sonra poLis duymuş, savcı duymuş, sağır suLtan duymuş. Mahkeme oLmuş. Şimdi ayrıLacakLar ama orospu kızı orospu boşanmam diyormuş. İki ay mı ne evden uzakLaştırma cezası vermiş hâkim bizimkine. Abi, AB’ye girmedik, gireceğimiz de yok, girmeyi istediğimiz biLe yok ama bazı yasaLarını bazıLarı canLarının istediği gibi uyguLuyor. Çocuk şimdi ne yapsın? Karısını, hayat arkadaşını kurtarmak için bir sürü para harcadı, borçLandı. Benden biLe kaç miLyar borç aLdı. Şimdi nasıL ödesin? Karı boynuzLadı, hâkim evden uzakLaştırdı, ne hayaLLerLe kurduğu yuvası yıkıLdı, dağıLdı, o bir yana, öteki bir yana çocukLar ziyan zebiL… Bir de işten atıLırsa o zaman ne oLacak? Yarın mahkeme boşasa biLe kendisini başkasıyLa aLdatan ahLaksız karıyı da her şeye ortak yapacak." Neyse, bütün bunLar bir kenara, biraz sonra da Şefik Ertem’in teLefonu çaLdı "saat kaç? Gece yarısını geçti, senin zamandan haberin var mı?" diyen sesiyLe. "GideLim Seyfi" dedi derdi büyük genç komşusuna. "Sohbete doyum oLmaz. İçmeye de… Konuş konuş söz bitmez, iç iç şarap tükenmez..." "Şarap bitti zaten abi" dedi Seyfi. "GideLim, gideLim…" "Şarap bittiyse aferin bize" dedi Şefik, "bu kadar az bi zamanda…" Az bir zamanda içmişLerdi iki buçuk Litre şarabı ama farkında değiLLer gaLiba zom oLmuşLardı. Son bardakLarı fondip yaptıLar, sigaraLarı tazeLediLer, motoru çaLıştırıp gaza bastıLar. Ev zaten yakın, iki bLok ötedeydi. Sokağa geLip apartmanın yanında durunca Seyfi birdenbire ceLaLLendi. BaşLadı sövüp saymaya, bağırıp çağırmaya. Onun yerine başka bir araç park etmişLer. Çok kızdı. Vay anasını uLan, sen misin, siz misiniz, siz kimsiniz? Siz ne terbiyesizsiniz! "On sene oLdu! On sene, on üç sene… ÖğrenmediLer, öğrenemediLer! ULan hep aynı terane… Abi, bi kere insanLığı öğrenemediLer ki park etmeyi biLsinLer! Sussan suskun oLsan, bağırsan çığırtkan oLsan boşuna, boşuna! Hepsi boş, boşu boşuna! Ben, bu insanLarın koLayını buLamadım. ULan, bu şehirde yaşayanLarın tümü hayvan oLsa koLayını buLursun be! Abi en iyisi bu, gaLiba bu… Mademki bu hayvan oğLu hayvan insanLar insanLıktan anLamıyor, bu saatten sonra ben de insanLıktan çıkıyorum abi!" deyip motoru susturdu. Yani arabasını apartmanın bahçe kapısını kapatacak şekiLde bıraktı. OLmaz ki! Yani içkiLiyiz, içkiLi ya; içkiLi insan nerede ne diyeceğini biLemez, sinirLenince pek de doğru karar veremez ya; şimdi bu genç komşusuna Şefik ne desin? O zamanki ruh haLine göre, sana göre doğru oLan başkasının yanLışıdır, ya da başkasının yanLışı senin doğrundur. Kafan bişeye takıLırsa çabuk kızabiLirsin, içine attığın bir derdin varsa üzüLebiLirsin, çöküp bir kenara hüngür hüngür ağLar, türkü söyLer oynarsın, faLan, faLan… Seyfi de birden bire sinirLenmiş, kızmıştı. Arabasını kapının önüne çekip bıraktı. Bahçede bir sürü araba var, sabah oLunca herkes işine gücüne gidecek ama yoL kapaLı, çünkü önLerinde Seyfi’nin arabası var! "Bırakma Seyfi" dedi Şefik ona, "arabayı burda bırakma. Sabah oLunca?.." "Boş ver!" deyip onu susturdu Seyfi. "AnLasınLar! İnsanLıktan anLamayanLara hayvanLık yakışır, anLasınLar. İyiyken sen iyisin, sana yamuğumuz oLmasın demiyorLar da suskun gördükLeri zaman seni saLak yerine koyup ezmek istiyorLar. ÖyLe mi? ALın size! KötüLükse, yaşasın kötüLük! Benden daha kötüsü yoktur biLmiyorLar. GeL abi bize çıkaLım" deyip onun koLuna girdi. "Araba burada kaLacak, inadım inat. Mademki benim on üç seneLik yerimi başka birisi gasp edebiLiyor, sabah oLunca sıra sıra kapıma dikiLsinLer bakaLım! Yarın ben ayLakım. Yarın Pazar, beLki onLar da ayLaktır. Bize çıkaLım, şarap üstü birer acı kahve yapaLım, sonra ALLah kerim…"Şefik Ertem, gecenin sonLarına doğru zorLarı yaşıyordu. Çünkü Seyfi, biraz şaşırır gibi oLuyordu. İçki içtik, hoş sohbet ettik, geceyi yarı ettik iyi de; biz ayyaş değiLiz ki diyordu kendi kendine. Her şeyin bir kararı var, öLçüsü var. Kahve içeceksek herkes kendi evine gider içer. Saat kaç oLmuş! Kahve içmek isteyen kahve içer, sevişmek isteyen sevişir, fingirdeşir, isteyen kavga eder dövüşür, uyumak isteyen de yatar uyur, sonra sabah oLa hayroLa! Şaşırmamak Lazım, aLkoLe çarpıLıp keçiLeri kaçırmamak Lazım! Verem mikrobu insanı yıkıp yerLere sermek için onun zayıf anını koLLarmış. İbLis de insanı kötü yoLa sevk etmek için onun sarhoş haLini koLLarmış nenesinin dediğine göre. Sarhoşken ibLise yoL sormamak Lazım. BeLa geLiyorum demez, bir de içkiLiysen senin peşini hiç terk etmez; sinirLere hâkim oLmak Lazım. Bu Seyfi de böyLe ne çok sinirLi birisiydi! Boş ver size gitmeyi! Boş ver acı kahve içmeyi diyemedi. Sanki kendisi içki içmemiş, sarhoş değiL; sadece Seyfi sarhoş, sağa soLa saLdırmasın, komşuLarıyLa daLaşmasın, arabayı yanLış yerde bırakmasın, aman başını beLaya sokmasın, aman, aman… Şefik dert babası, iyiLik meLeği, baba birisi ya, baba, baba… İçkiLiyken daha da baba! SarhoşLuk budur işte. Akşamdan ayıkken Seyfi’nin tekLifini kabuL etmemiş, onLara gitmemiş, kendince doğru oLanı biLmişti. AkıLLıLık etmiş, içki için başkaLarının çoLuk çocuğunu rahatsız etmemişti. Ama şimdi?.. Seyfi önde, o onun peşinde, merdivenLeri döne döne çıkıp kat kat yukarı gittiLer. Çık çık yoL bitmiyor, merdivenLer bitmek biLmiyor, döne döne başı dönüyor, soLuğu kesiLiyordu. Ne zaman çıktıLar, nasıL çıktıLar Şefik biLmiyor, eve girdikLeri zaman içerdeki ışığın az oLduğunu sandı. Bir de gözLeri kararıyordu. SeLam verdi mi, vermedi mi, o ne dedi, içerdekiLer ona ne dedi biLmiyordu. İçerde genç bir kadın vardı, bir de küçük kızı vardı. İki sarhoş adam içeri daLınca onLar oturdukLarı yerden kaLktı. TeLevizyona bakıyorLar, beLki de güzeL bir dizi seyredip hep beraber güLüyorLardı. BeLLi ki rahatsız oLmuşLar; kaLkıp sessizce oradan uzakLaşıyorLardı. Hayret bişey ki koskoca Şefik Ertem ne durumLarın ortasında kaLmıştı! OLayın kendince vahametini kavrayınca kahroLdu. Şaşırdı, sus pus oLdu, ne diyeceğini, nereye gideceğini biLemedi, gözüne iLişen bir koLtuğun üstüne çöktü. Sehpa üstünde küLLük oLduğunu fark edince hemen bir sigara yaktı. Oysa kendi evinde oturma odasında sigara içmezdi. Kendince, bu yaptığı terbiyesizLiğe de şaşırdı. Yani kendince şaşıLacak durumLardaydı. GözLeri karardıkça karardı, başı zonkLadı, böyLesi sıkıntıLar içine düşünce sarhoşLadı da sarhoşLadı, yeni yaktığı sigarayı küLLüğe bastı, onun, bu gece vakti burada sanki ne işi vardı, hemen ayağa kaLktı. Kimin ne haLi varsa görsün be, iyi de o, hiçbir yeri doğru dürüst görmüyordu! Işık az, oda buLanık, yer, tavan, duvarLar her yer daLgaLı, göLgeLi. Burası hangi yer, kimin evi, Seyfi nerde, teLevizyon açık neden görüntü yok, ses yok, neden kimse konuşmuyor, ya da o duymuyor? Başı uğuLduyor, kuLakLarı uğuLduyor, oda onun çevresinde dönüyor, daha ne sohbeti, ne kahvesi? Onun için her şey bitmişti ve bu haLinden çok utanıyor, utancından yerLerin dibine giriyor, içkinin bu etkisine Lanet ediyor, masum bir durumdan biLe utanç duyuyor, yani kendice karizma çiziLiyor, başkaLarının gözünde küçük düşüyor, böyLe bir gömLeği kendisine yakıştırıp giydiremiyordu. Kendince yanLış yapmış, prensipLerine aykırı davranmış, o, yıLLarca prensipLi yaşamış biriydi. KişiLiği oydu, karakteri oydu, biLenLer onu öyLe biLiyor, öyLe tanıyorLardı. Bu geceki tavır ona yakışmıyordu. "Ben gideyim…" dedi Seyfi’ye. Işık az, başı dumanLı, gözLeri buLanık; kapı nerde? Seyfi, bişey demedi, kapıyı göstermedi, güLe güLe biLe demedi. BeLki dedi de Şefik farkında değiLdi. Çünkü şarap onu çarpmış, başını zom yapmış, ne duyuyor, ne görüyor, kendisinden başka kimseyi dinLemiyor; çünkü öyLeydi! Oda kapısını nasıL gördü, nerde oLduğunu nasıL biLdi, dış kapıyı nasıL buLdu, ayakkabıLarını giydi mi, ışıkLarı yaktı mı, merdivenLeri nasıL indi farkında değiL, kendine geLdiği zaman karanLıkLarın içindeydi. Kör bir karanLığın içinde iLerLiyor, taş merdivenLeri üçer, beşer iniyor, saLLanıyor, yaLpaLıyor, bir eLi duvarda, bir eLi demir korkuLukLarda, düşmüyordu. Montunun sağ üst cebinde teLefonu var, teLefonun feneri var, onu yakmayı, önünü aydınLatmayı akıL edemiyordu. SarhoşLuk işte, bu haLine yuh oLsun! KaranLıkLarın içinde saLLana saLLana gitti, sonra yoL bitti. YoLun bittiği yer de karanLıkLar içindeydi. Sağ tarafta bir kapının varLığını fark etti. Bir kapı da soL tarafında vardı. BunLarın birisi dış kapı, birisi de aLt kattaki evin kapısıydı. Şefik, apartmanda dışarı çıkacaktı ama hangi kapı onun kapısıydı? ÖyLece kaLakaLdı. Bir süre durdu. Kafası çaLışmıyor, hafızası yanıLıyor, bir türLü çıkışı buLamıyordu. Kör karanLığın içinde sağdaki kapıya gitti. EL yordamı uzandı, kapıyı açacak bir koL aradı. Bu arada mesafeyi ayarLayamamış pat diye kapıya çarpmıştı. Kapıda koL moL yok, üst tarafında cam fiLan yok, camdan sokak LambaLarının ışığı sızmıyordu. BeLLi ki bu dış kapı değiL ama o, bunu akıL edemiyor; boyuna aranıyor, kapıyı açmaya çaLışıyor, kapı açıLmıyor, o, çıkamıyor, bocaLayıp duruyordu. Bir süre böyLe çaresizce uğraştı durdu. AkLı başına geLdiği zaman bu haLine kahroLuyor, sanki baLta girmemiş bir ormanda kayboLmuş, yoLunu buLamıyor, çocukLar gibi ağLamak istiyordu. Sonra biraz geriye çekiLip demir korkuLuğun dibine çöktü. Çökünce açmak için uğraşıp da açamadığı kapının kenarında parLayan fosforLu düğmeLeri gördü. Ha, tamam işte dedi onLarı görünce. O, apartmanın ta tepesinden kat kat aşağı inerken merdiven ışıkLarı sönmüş, bu yüzden karanLıkLar içindeydi. Bu düğmeLerin birisine basarsa ışıkLar yanacaktır. İyi ama gece yarıyı geçmiş, o, başka bir apartmanın merdivenLerinde ve yaLnız; hem de sarhoş, başı dumanLı az görüyor, kuLakLarı uğuLduyor hiç duymuyor, diLi tutuLmuş, konuşamıyor; üç düğmeden birisi Lamba düğmesi, birisi kapı düğmesi, ya ziL düğmesine basarsa da birisinin ziLini çaLarsa; ne der, ne söyLer bu haLdeyken? Bas, bas dedi birisi. Üçüne de sıra sıra bas! Bunda çekinecek ne var? Gocunacak, korkacak ne var? Yabacı biri misin? Kimsenin tanımadığı, biLmediği biri misin? Aranızda bir yoL var. Bunca yıLLık komşuLuğunuz, dostLuğunuz var? Yabancı biri misin, bunda ne var? Işık yanarsa yoLunu buLursun. Dış kapı açıLırsa burdan kurtuLursun. Ya ziL çaLarsa?.. ÇaLarsa çaLsın uLan ne oLacak, o zaman dersin; kapıyı buLamadım, apartmanınızda kayboLdum, nerde bu kapı anasını satayım, özür diLersin ne var yani? Hırsız mı sanacakLar, haneye tecavüz ettiğini mi sanacakLar, seni kötü biri mi sanacakLar? Ne var yani? KendiLeri hiç mi sarhoş oLmamışLar yani? ÖyLe ya dedi Şefik ve bu sesi dinLedi. Ama bu ses İbLisin sesiydi, o, bunu biLemedi. Çöktüğü yerden kaLktı, gözLeri karanLığa aLışmıştı, fosforLu düğmeLere yakLaştı. SoLdakine bastı; ziL çaLmadı, kapı açıLmadı, ışıkLar yanmadı. Bu değiL. Ortadakine bas dedi birisi. Bunu diyen ibListi. Ortadaki düğmeye bastı. ZiL çaLmadı, kapı açıLmadı, ışıkLar yanmadı. Bu değiL dedi birisi. Sağdakine bas. Bu ses ibLisin sesiydi, ama o, biLemedi, o sesi dinLedi. Bu sefer de sağdakine bastı. ZiL çaLmadı, kapı açıLmadı, ışıkLar yanmadı. Demek ki iyi basamamış, sıra sıra üçüne de birer kez daha bastı. Ne ziL çaLdı, ne kapı açıLdı, ne de ışıkLar yandı. İbLis, bir kez daha bas dedi. HâLbuki o, daha çok küçükken, küçük bir çocukken nenesi ona demişti; ne önde git, ne geride kaL, orta iyidir. Kendini hep biL. Ama çok biLme. Herkesi kendin gibi biLme. İnsanLara güven ama güvendiğini beLLi etme. Kendi izinden git, sakın ha ibLisi takip etme… BöyLe, böyLe… Nenesi ona nasihat etmiş, o da hayatı boyunca onun nasihatLerini dinLemiş, ama bu geceki haLi neydi? Bir kez daha, bir kez daha, kaç kez, kaç kez düğmeLere bastı. Sonra çaresiz kaLdı. Çaresiz kaLdığı sırada bir kapı kırıLırcasına açıLdı, ışıkLar yandı, ışıkLarın aLtında üç tane poLis vardı ve eLLerinde tabancaLarı vardı. PoLisLer çok kızgınLardı ve suratLarı bir karıştı. TabancaLarı ona doğru tutuyorLar ve bağırıyorLardı. Dış kapı açıLınca, ışıkLar yanınca, bir de poLisLer bağırınca Şefik Ertem’in hem gözLeri, hem de kuLakLarı çabucak açıLıyorLardı. "ELLerini kaLdır, duvara yasLan ve öyLece kaL! Sakın kıpırdama, kıpırdarsan kurşunu yersin!" Şefik, söyLenenLeri yapıyor, duvara yapışıyor, öyLece kaLıyor. PoLisin biri panter gibi saLdırıyor, onu kavrıyor, eLLerini arkasına çevirip ikisini bir yere bağLıyor, eLLeri bağLı Şefik’i ense yerinden tutup onu bir it gibi iterek götürüyor. Sokak ana baba günü gibi. Don gömLek insanLar yarı uykuLu, yarı uyanık, kimisi sinirLi, kimisi şaşkın, diLini yutmuş gibi, zanLı Şefik! Sokak LambaLarı yanıyor, poLis otosunun renkLi ışıkLarı döne döne yanıyor, karısı karşıda şaşkın bakıyor, oğLu, geLini, torunu bakıyor, sanki onu kimse tanımıyor! O, şaşkın, uLan ne var, ne oLuyor? Banka mı soyduk, adam mı vurduk, noLduk noLduk? ALtı üstü merdiven boşLuğunda kayboLduk!Bir türLü açıLmayan apartman kapısı kapanıyor, poLis otosunun ki açıLıyor, o, içeri atıLıyor. Sonra sirenLer çaLıyor… Ve insanLar kör kör, aptaL aptaL bakıyor yoL doLusu. Koyun gibi… Birisi biLe; bu bizim Şefik, bir yanLışLık oLmuştur, bırakın onu demiyor…
Tuna Kandemir / 17.Mart.2008/ Pazartesi*MARDİN*
KaLın SağLıcakLa . . .
_______________________
Üye olup ailemize katılmak ve reklamsız bir forumdan yararlanmak isterseniz TIKLAYIN
Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 09:29 AM.
Sitemiz bir forum sitesi
olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında
siteye yazabilmektedir,
bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar
bulursanız buradan bize bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede
gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to
here
Reklam vermek için bize
buradan ulaşabilirsiniz.